Reklam
Bugun...
Açılın! Komplo teorisi günümdeyim…


SELMA KARA Bülten..
haber@bultentv.com
 
 

Salâh Birsel’in ‘Kahveler Kitabı’nı okuyorum.

Osmanlı’nın artık son yıllarındaki kahvehane kültürünü, sokak sokak, ziyaretçilerine kadar anlatıyor.

O vakit İstanbul’un kahvehaneleri, yabancı seyyahların ilgisini çekecek kadar ünlü imiş.

Kahvehaneler, yazarçizer takımının da toplanma mekânları imiş. Edebiyat tarihimizde yazın ekollerinin müdavimleri buralarda toplanır, yazılarını ya da şiirlerini yazar, okumalarını yapar, şairler de zaman zaman şiirlerini yarıştırır imiş.

Türk edebiyatının ünlü deneme yazarlarından Salâh Birsel’in, dedikodulara da yer verdiği için zaman zaman gülümseten kitabı, İstanbul’un o dönemki gündelik yaşantısına dair de önemli ipuçları veriyor.

Ancak, kitapta benim dikkatimi çeken şey; günümüz Türkiye’sinde de kafelerin sayısının artmış olması ve buraların yazarçizer takımının toplanma alanları haline gelmiş olması durumundaki benzerlik…

Geçenlerde bir hocam, sosyal medya hesabında, son zamanlarda yazınsal alanda üretimin arttığına dair bir tespitini paylaşmıştı.

Tanıdığım yayınevi sahiplerinden bazıları da bu tespiti doğruladı.

Osmanlı’da, kahvehane sayısının arttığı son dönemlerde de yazınsal üretimin arttığını biliyoruz.

Bu tespitimi kamu yönetimi mezunu, siyaset tarihiyle içli dışlı bir arkadaşımla paylaştım. Arkadaşımi tespitime ek olarak şunları söyledi:

“Son dönem kahvehane, meyhane gibi alanlar yazınsal üretimden ziyade bence saraya ve idareye karşı kamuoyunun oluşmaya başladığı alanlar. Buralarda dedikodu ve yönetici eleştirisi had safhada. Doğru, yanlış haberler fısıltı gazetesiyle Saray’ın dahî kulağına gidiyor. Yöneticiler için çok sıkıcı bir durum. Onun içindir ki, 4. Murat gibi alkol ve eğlence seven bir sultan bile bu tip yerleri kapatma yoluna gidiyor. 2. Abdülhamit de, hafiyelik yani ispiyonaj kurumunu oluşturuyor.”

1880 yılında, Osmanlı’nın ilk istihbarat teşkilâtı olan ‘Yıldız İstihbarat Teşkilâtı’nın muhbirlerinin kahvehanelerden de Saray’a haber taşıdığı tarih kitaplarında yer alıyor.

Aynı, 2. Abdülhamit dönemi, basın tarihinde ‘İstibdat Dönemi’ diye tanımlanır. Bu dönemde basın, ciddî bir sansür baskısı altındadır. Zaman zaman Saray’dan yapılan duyurularla bazı kelimelerle ilgili yasaklar da getirilir.

Hıfzı Topuz’un, ‘100 Soruda Türk Basın Tarihi’ adlı kitabında, 2. Abdülhamit Han’ın yasakladığı bazı kelimelere örnek olarak şunlar verilir:

Grev, suikast, ihtilal, anarşi, sosyalizm, dinamo, dinamiti, infilak, kargaşalık, hürriyet, vatan, müsavat (eşitlik), İstibdat, beynelmilel, veliaht, cumhuriyet, inkılâp…

Bu yasaklı kelimeler içerisinde “enteresan” diye nitelendirebileceklerimiz de vardır.

Bunlardan en bilinen “enteresan”ı da, ‘büyük burun’dur. Tarih kitaplarında bu kelime öbeğinin yasaklanmasının nedeni olarak, Abdülhamit’in burnunun kemikli ve eğri olması gösterilir.

Bu da bana, birkaç gündür yoğun tartışmaların yürütüldüğü; kimilerinin ‘Sosyal Medya Yasası’, kimilerinin ‘Dezenformasyon Yasası’, kimilerinin ‘Sansür Yasası’ diye nitelediği; Basın Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’ni anımsattı.

Söz konusu Kanun Teklifi’ni elbette tıpkı ve aynı İstibdat Dönemi’ne benzetmek mümkün değildir ancak yürütülen tartışmalar, Kanun Teklifi’nde yer alan özellikle ‘yanıltıcı haber’ tanımının çok muğlak olduğu ve basını ciddi bir baskı altına alacağı yönündedir.

Ve yıl 2018… Kayseri’de gazetecilik yaptığım yıllarda, o dönemin MHP İl Başkanı Serkan Tok, 10 Ocak Gazeteciler Günü dolayısıyla basın mensupları ile kentte bir otelde bir araya gelir.

Serkan Tok, basın mensuplarının sorularını yanıtlar iken, meşhur “Coğrafya kaderdir” sözünün sahibi, sosyolog İbn-i Haldun’un, Türklerin, tarih boyunca ortalama 110 yılda bir sistem değişikliğine gittiğini ifade ettiğini belirtir.

Serkan Tok’un cümleleri kelimesi kelimesine şu şekilde idi:

“İbni Haldun diyor ki, 110 yılda bir Türk devletlerinde sistem değişikliği yapmazsanız, var olan Türk devletinde genişleme oluyor, bu genişleme doğal olarak olumsuzluğa neden oluyor. İbni Haldun’un söylediği şu; her 100 yılda Türki devleti, bunun ismi değişebilir; kimi zaman Osmanlı olur, kimi zaman Selçuklu olur, bugün de Türkiye Cumhuriyeti ismiyle var olan devletimizin 100’üncü yılına gelmek üzereyken, bu sistem değişikliğinin, İbni Haldun’un demesi üzerine kendi düşüncemi söylüyorum, gerekli olduğunu en azından tarihi kaynaklardan edindiğimiz bilgilere göre yorumluyorum.”

Merak edenler için o toplantının videosunu BURAYA bırakıyorum. 25’inci dakikadan itibaren yukarıdaki cümleleri dinleyebilirler.

Tarih öğretmeni olduğu için kendi bilgimden şüpheye düşerek, toplantı çıkışında Serkan Tok’a, İbn-i Haldun’un sözünü ettiği tespitinin kaynağını sordum ve okuduğum makalelerde böyle bir şeye rastlamadığımı ifade ettim. Kendisi de bana, tekrar araştıracağını, sonra dönüş yapacağını söyledi.

Dönüş yapmadı, zaten sonra da görevden alındığı için kendisini pek de göremedik.

Haluk Bilginer’in başrolünü oynadığı ‘Şahsiyet’ dizisinin son bölümünde komplo teorileri için güzel bir replik vardı;

“Bir teori ile komplo teorisi arasındaki farkı biliyor musun? Teori akıldır. Komplo teorisi akıl hastalığıdır. Çünkü teorinin kanıtları gerçeklere dayanır ama bir komplo teorisinin kanıtı yine bir komplo teorisidir. Kendisidir yani. Yanıldığında bile haklıdır. Bir komplo teorisi asla yanılmaz.”

Ben, yazının başlığında ‘komplo teorisi’ dedim ama teorilerimin kanıtları başka teoriye değil gerçeklere dayandığına göre bunlara aslında ‘teori’ demek daha doğru olur. Ve benim teoriler komplo olmadığı için, yanılabilirim…

Ki, zaten mümkünse yanılayım...



Bu yazı 1127 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
SON YORUMLANAN HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR
Henüz anket oluşturulmamış.
YUKARI