Reklam
Bugun...
BİR SORU, İKİ YAZI..


Fakir Yılmaz Yazıyorsam Sebebi Var
fakiryilmaz323@hotmail.com
 
 

34 Yılı bulan gazetecilik mesleğim boyunca hemen her gün yazı yazan, yorumları ile ülkede ve dünyada yaşananları değerlendirmeye çalışırken dün ele aldığım 'Zambiya'da neler oluyor?' başlıklı yazımı okuyan bir sevenim beni arayıp, 'Ya yine mi?' diye soruyor..
Yani yine mi mahkemelik yine mi bir şey oldu diyor..
Yok son 4-5 yıldır kendi kendime sansür koyup, frenlemeye çalışıyorum diyerek rahatlattıysam da aslında kendimi değil, ülkemi, ülkemde yaşadıklarımı ve biz gazetecilerin yaşadıklarını yazarak dile getirmeye çalıştığımı ama bunu yaparken 'yine başıma iş açarım' diyerek ülkemde yaşananları değil ondan çoook ama çok uzakta olan Zambiya'da yaşananları anlattığımı söyledim..
Ama o yine 'Yok yok bir şeyler var' demesi üzerine bu kez oturup, bir çok gazetecinin hapishanelerde olduğu genel af olmazsa da yeni bir yargı paketi bekleyen biz gazeteciler ve ülkede ki dost arayan iki yazıyı ele aldım belki anlar beni bana 'Ne oldu?' diye soran dosta ve siz sevgili okularıma..
İşte o bir soru ardından bir diğer bir dosta ait olan ama biz insanların aradığını anlatan yazıyı da bugünkü yazıma ekleyip ele aldığım iki yazı..
 
***Efendim ben demedim ..
-Efendim ben ele demedim, gazeteci yazmış ..
-Aslında ele dememiştim, gazeteci yalan etmiş ..
-Yok canım nereden çıkarıyorsunuz, yanlış anlaşıldı .. 
Gazeteciye sen bakma ..
-Zaten i... gazeteciler hep bele ..
Yukarıda ki satırları istediğiniz kadar arttırabilirsiniz, sözünün eri olmayanların dolup, taştığı, hatta adam diye sayılıp, makamlara getirildiği bir ülke de ..
Evet, gazetecilik iddiasıyla yola çıkanlara sıkça atfedilen yukarıda ki sözlerin aslında sözünün eri olmayan, sıkıştıklarında kıvırtanlara söylemek gerekir.
Çünkü, gazeteci duyduğunu, gördüğünü ve en önemlisi kamuoyunun tartıştığından etkilenir, bunu da gelip yazılarına, gazetelerine döker .. 
Durup, durduğu yerde birisinin adına ne konuşur, nede yazar.. Bunu yapmak istediği zaman da bu köşede olduğu gibi kendisine ayrılan ve 'Köşe Yazısı' diye adlandırılan yerde düşüncelerini aktarır ..
Ancak, oturduğu makamın önemini ve değerini bilmeden, gelişi-güzel sözde basın açıklamaları ardından savuranların çok olduğu bir ülke de gazetecilik zaman zaman öyle bir zorlaşıyor ki, gazeteci ya yalancı bir duruma düşüyor, yada mahkemeye...
Buna örnek mi?
Çoğaltabiliriz ..
Adam, durduğu yerde falan bize küfür etti der bunu da gazetecilerin yanında valiye bile söyler, ama iş mahkemeye gelince, 'yok canım ben ele bir şey demedim' der ..
Gerçi adam dedik ama toplumda bile adam sayılmayanların bulundukları makamlarına gösterilen saygıdan dolayı bizde onun dediklerini haber eder, yazar çizeriz..
Ancak, gelin görün ki; Bu tiplemeler sıkıştıklarında suçu gazetecilerin üzerine yükler, beyinden değil mideden konuşarak sözde kuyruklarını kurtarmaya çalışırlar..
Olan da gazeteciye olur ..
'Efendim sende ses kaydını alaydın, görüntüsünü çekseydin, yetmedi birde imzasını alaydın'  diye zaman zaman tepkilerle de karşılaşan gazeteci, gazeteciliğin, sözde adamların bulundukları makamları dolaysıyla ciddiye alınıp, onların açıklama ve demeçlerini alırken, 'Efendim şuraya da bir imza atar mısınız, bir dakika noter getirttireyim, sonra yazayım' işi olmadığını anlatamazlar ..
İşte, sözünün erinin çok olmadığı bir kentte gazetecinin sıkça içine girdiği durumun kısa bir özetidir bu sitemimiz...
Adam, mahallelerde çeşme başında su alırken dedikodu yapanlar gibi konuşur, ama oturduğu makamın ciddiyetliğini ve de önemi unutur.
Gazeteci'de o makam yüzünden söylenenleri haber eder, yazar diye bilmeyenlerin yarın yaşanan bir gelişme karşısında sözlerini yutmalarıdır, gazeteciliği ülke de zorda bırakan ...
Evte son günlerde gazeteciliğin yaşadığı durumu anlatmaya çalıştığım şu günlerde Orhan Bahçıvan adlı bir dostumun ele aldığı ve eski haber sitemde yayınlanan arşivde rastladığım 'Tilki ile Yılan' ın hikayesini bir kez daha okuyunca aslında bugün ve kaç gündür yazıyla anlatmaya çalıştığım konuya bir nebzede olsa ilaç olmuştu..
Evet, başta biz gazeteciler olmak üzere her insanın düm düz bir dostluk  aradığı şu dünyada Orhan Bahçıvan'ın ele aldığı o yazıyı bir kez daha birlikte okuyalım derim..
**Tilki İle Yılan 
Zaman zaman içinde kalbur saman içinde -lunca develer tellal olmuş, pireler berber, oğlan babasını beşiğini sallarken, ovalar tilki ile yılanın arkadaşlığın anlatırmış.  Dağlar taşlar bu dostluğu önünde dile gelmiş. Kurt-lar kuşlar hayranlıkla bu dostluktan söz edermiş. 
Deve filin kapısını çalmış. Keçi koynuna dert yanarmış. Kedi ile köpeği her mahlukat kınar olmuş. Tazılar av peşinde koşarken, tüm tavşanların hışmına uğramış. Tavuklar gezinirken ';gıggla'  şarkısını söyler olmuşlar. başında ki horozlara güvenirlermiş. 
Zaman gelip geçmiş, karşıdan tek gelen tilkiyi tazılar görüp kovalamaya başlamış. Arslan araya girmiş. Hayretler içinde tilkinin neden yalnız dolaştığını sormuş.
Tilki yılanla olan dostluğun nasıl başlayıp, nasıl bittiğini anlatmaya başlamış. Çünkü tüm hayvanlar aleminde bu dostluk örnek olarak gösterilirken, birden bire yılanın yokluğu, tilkinin tekliği merak konusu olmuş. Arslanın ısrarına dayanmayan tilki başlamış anlatmaya.
Tilki:
'Ey hayvanlar aleminin şahı, yeşil yeşil ormanların eşsiz padişahı, ulu önderimiz, yüce sultanımız, ben suçsuzum. Benim sözlerimi sonunda dek dinlerseniz sizde bana hak vereceksiniz' demiş. 
Arslan: 
'Konuş seni dinliyoruz' demiş.
Tilki sözü başından almış. 
Tilki:
'Bundan yıllar yıllar evvel karşı köyden bir tavuk kaçırdım, getirip kara kayanın dibinde yavaş yavaş gönlüme göre yemeye başladım. Bir iki ısırmıştım ki, yanı başımda kaya dibinde bir inilti duydum. Kafamı uzatıp o yana bakınca, koca bir yılanın büzülmüş bir hal içinde, inlediğini gördüm. Çok acılar çektiği her halinden belliydi. Tavuk yemeğimi orada bırakarak,  yılanın yanına yaklaştım, halın hatırın sordum. O koca yılan bana yaşlandığını artık eskisi gibi av bulamamaktan zorluk çektiğini ve açlıktan ölmek üzere olduğu söyledi. 
Yılanın bu haline çok üzüldüm. Önceden yediğim lokmalar boğazıma dizildi. Ne yapmam gerek diye düşündüm ve kendime hazırladı-ğım tavuk yemeğimi yılan kardeşe ikram et-tim. Aç karnım guruldayıp dururken, tavuk yemeğimi yaşlı yılan afiyetle yedi bitirdi. Yılan kardeşin karnı doymuştu. Uykuya daldı ve beni unuttu. 
Ben oradan ayrılıp bir başka köye gittim. Gittiğim köyde bir yerine iki tavuk kapıp geldim. Biri yılan kardeşe biri bana. Koşa koşa iki tavukla gelip, kara kayanın dibinde ki koca yılanı uyur olarak gördüm. Seslendim ve yılan kardeşi uykusundan uyandırdım. Getirdiğim tavuk yemeklerin birini ona biri kendime koydum. Öylece karnımızı doyurduk. 
Kara kaya dibinde ikimizde yan yana yatıp uyuduk. Az uyuduk çok uyuduk, taa ki, karnımız acıkana kadar. 
Kaya dibinde gerine gerine güneşlenip uyuduk. Uyandığımız zaman ikimizde müthiş acıkmıştık. Yılan yaşlı olduğu için, ava gidemeyeceğini söyledi. Zaten bende biliyordum. Yılan kardeşe kara kaya dibinde yatıp uyumasını ve beni beklemesini söyledim. Ben her zaman ki gibi, kalkıp gittim ve köylerden ne bulduysam alıp getirdim, ikimiz ortaklaşa yedik ve uyuduk. 
Bizim yılan kardeşle olan dostluğumuz böylece başlamış oldu. 
Yılan kardeş yattığı kayanın dibinde yaşlıyım diye ayrılmıyor, beni sürekli ava gönderiyordu. Ben gidip avlayıp getiriyordum ikimiz oturup yiyorduk. Böylece aylar yıllar gelip, geçti. Yılan kardeşle olan dostluğumuz, dilden dile yayılıp destanlaştı. 
Bilirsiniz efendim şu yer yüzünde insanoğlu diye bir mahluk yaşar. Ormanları yok ettiği yetmezmiş gibi, biz hayvanları da yok ediyorlar. 
Biz gibi, hayvanları yok etmek yetmezmiş gibi, kendi kendilerini yok ediyorlar. Bu insan dene canlı bu topraklar üstüne ecel kuşu olarak gelmiş. Kendi yaptıklarını kendisi de bilmiyor. Bu yaptıklarını başkalarının üstüne atıyor ve elini yüzünü yıkayıp kenara çekili-yor. 
Sözünü ettiğim bu insanoğlu, benimle yılan kardeşin mesken tutup yaşadığı kayalığın et-rafını yangınların içine soktu. Nedenini kimseler bilmiyor. Börtü böcek, kuş yılan ve ben tüm canlılar o alandan göç etmeye başladık. 
Yılan kardeş, yaşlı olduğunu ve bizim gibi hızla koşamayacağını söyledi. Benden yardım istedi. Telaş içindeydik. Ulu cihan yangınlar içindeydi. Alevler arasında kalanlar yanıp gidiyordu, kaçanlar ise zar zor canını kurtarıyordu. 
İş başa düşmüştü. Kaptığım gibi yılan kardeşi, attım sırtıma ve koşmaya başladım. Hem kendi canımı, hem de yılan kardeşin canın kurtarmaya çabalıyordum. Onun için koş babam koş koşuyordum. 
Az koştum, çok koştum bir koca nehrin kenarına geldim. Yorgunluktan takatım kesilmişti. Irmak kenarında az mola verdik. Irmakta suyumuzu içtikten sonra, dinlenmek için,  iki dost uzandık. 
İşte o sırada uyuya kalmışız. Birden bire kaçışan hayvanları sesiyle uyandım. Gözümü açtığım zaman ne göreyim, yangın gelip ırmağın kenarına dayanmış. 
Bağırdım: 
'Kalk yılan kardeş kalk, yılan kardeş, derin uykularda uyanması mümkün değil. Eninde sonunda yılan kardeşi uykusundan uyandırdım ve kaptığım gibi yine sırtıma vurup, ırmağı yüzerek karşıya geçmeye başladım. İkimizde açlık içinde kıvranırken kaçmak zor olur anlarsınız. Ama ben bu zorluğu yenmek için, kendi canımı ve yılan kardeşin canını kurtarmak için çaba harcıyordum.
Yılan kardeş sırtımda rahat rahat otururken, su içinde yüzen balıkları gördük ve ben dedim ki, yılan kardeş bir iki balık yakala, su kıyısına çıktığımızda karnımızı doyuralım. Benim bu sözümün üstüne yılan kardeş kafasını suya soktu ve yakaladığı balıkları yutmaya başladı. Yawu yılan kardeş yakaladığın balıklardan birini de benim ağzıma at bende karnımı doyurayım dedim. 
Beni bu sözümü dağlar taşlar kurtlar kuşlar duyuyor amam yılan kardeş duymuyordu. Benim sırtımda otururken bir güzel karnını doyurdu. Bana bir lokma bile vermedi. 
Dostluğumuzun başında da söylediğim gibi, ben ona kendi tavuk yemeğimi vermiştim. Dahası, yıllar yılı onu ben beslemiştim. O bir kere olsun bana küçük bir balık dahi vermemişti. Açlık başıma vurmuştu. Çok üzüldüm ve o anında çok sinirlendim. Ne yapacağımı ne edeceğimi bilemez bir duruma geldim. 
Su içinde yüzerken, sırtımda ki yılan kardeş yeniden başını suya sokup balık yakaladı, işte olan, o zaman oldu, ben balığı yılanın ağzından kapayım derken, yanlışlıkla yılan kardeşin kafasını kapmışım ve koparmışım.
Olay doğrulukla ya da yanlışlıkla olsa da böyle oldu. Ama ben yılan kardeşin eğir büğrü dostluğunu beğenmemiştim.
Bu haldeyken ben ölen yılan kardeşi suyun içine bırakmadım suyunu kenarına taşıdım. Orada öldüğünü anlayınca bıraktım ve işime gittim.
Arslan sorar: 
Sen ölü yılanla konuşmuşsun, uzun zaman başın da bekleyip, bir kuyruk tarafına, gidip bir şeyler söylemişsin. Bir baş tarafına geçip bir şeyler söylemişsin. Biz o sözlerini de duymak istiyoruz. 
Tilki kahkaha atarak orada bulunan tüm hayvanlara tek tek bakar ve yılan kardeşin ölüsünü su kenarına niye dümdüz serip onunla ne konuştuğunu anlatmaya başlar.
Tilki:
Ha onu mu soruyorsunuz? Ben ölmüş yılanı dümdüz yatırdım. Sonra da, şunları söyledim. 
'Yaaa yılan kardeş, dost dediğin böyle dümdüz olmalı, ben öyle eğri büğrü dostlardan hoşlanmam'
Masal burada bitti. Onlar erdi muradına biz çıkalım kerevete. 
Son      
 


Bu yazı 1248 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
SON YORUMLANAN HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER

ücretsiz iş ilanları

VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR

Ardahan'da ki Seçim Sonuçlarını Nasıl Değerlendiriyorsunuz?


YUKARI