Reklam
Bugun...
DSP KARANTİNADA..


Ayşe Hazal Beytaş Hazal”ın Objektifinden
 
 

Siyasi partiler niçin vardır?

Bu soruyu sıklıkla aklımıza getirmeliyiz. Bu soru gündelik veya akademik bir merak konusu olmanın ötesinde hayati önem taşır. Toplumsal yaşam sınıflar ve zümreler olarak parçalı bir vaziyet aldığı ilk günden beri toplumun bu kısımları arasında zaman zaman alttan alta zaman zaman da açık bir çatışma hep var olmuştur. Bugün çok açık bir ayrışma var. Toplumsal eliti oluşturan üst sınıflar ve onların çıkarlarını kollamanın aracına dönüşmüş olan devlet suçüstü yakalanmıştır. Birkaç istisna dışında dünyanın her yerinde bunun böyle olduğu görülüyor.

Dünya halkları kendi kaderine terkedilmiş durumda. Evet üst elit zümrenin insanları da salgından nasibini alıyor ancak en alttakilerden farklı olarak ayrıcalıklı tedavi ve bakım imkanlarından yaralandıkları için hayata veda etmiyorlar. Örnekler ortada...

En ileri Avrupa ülkeleri ve dünyanın süper ülkesi ABD vatandaşlarını binler ve on binler olarak ölüme gönderiyor. Mars’a koloni kurmayı, uzayı fethetmeyi; doğaya hükmetmeyi önüne koyan “ileri” kapitalist ülkeler vatandaşlarını boğularak ölmekten kurtaracak basit solunum makinalarını yapmaktan aciz.

Demek ki hesaplar ve tasalar insanlık için değil bir avuç mutlu azınlık için, onlar için teknoloji zorlanıyor, yarın herkesi içine alacak felaketlerde onları kurtarmak için düzenlemeler yapılıyor.

Ülkemizde de gün be gün durum kötüye gidiyor. Takke düşüyor ve kel görünüyor. “Garibin Gurabanın” sesi soluğu olduğunu söyleyip duran AKP-MHP hükümeti, garip gurabaya el açıyor. Sonuçta sadece bugüne has olmayan bilim ve akıl dışı anlayışlar sonucunda önümüzde bizden üç ay önce başlamış bir Çin örneği varken, “Müslümana bir şey olmaz” alıklığıyla insanlarımızı büyük bir tehlikenin içine attık.

Bazıları için bir avuntu olur belki, şimdiden teknoloji ve bilimde olmasa bile vaka sayılarının artışında ileri kapitalist ülkelerin bulunduğu kümeye girmiş durumdayız. Ancak bir farkla, onlar vatandaşlarına “parayı, işi düşünmeyin; sadece sağlığınızla ilgilenin diyor” biz ise “biz bize yeteriz diyerek” elimizi vatandaşın cebine atıyoruz.

Halk sahipsiz, işte böyle bir durumda kimsesin kimsesi olması gereken, en çaresiz insanların derdini içinde hisseden bir parti var mı ortada? İşte bizim özlediğimiz, kendimizi onun bir parçası saydığımız bir DSP maalesef artık yok.

DSP’nin özünü inkar eden ama adını inatla almaya devam eden bir kadro maalesef halkı savunmak yerine herkesten önce kendini karantinaya kilitlemiş durumda.

Nasıl mı?

Aşağıda son salgınla gelişen süreci ve halkın karşı karşıya kaldığı çaresizliği biraz sabrınızı zorlayarak vermeye çalışacağım. Bütün bu gelişmeler karşısında, en sıkıntılı günlerinde halkın yanında olması gerekirken kendini karantinaya kapatan “DSP” Genel Başkanı ve diğer yöneticilerinin durumunu da bir kez daha bütün açıklığıyla gözler önüne sereceğim.

Tüm dünyayı etkisi altına alan COVİD 19 salgını ile ilgi ilk alarm 14.03.2020 tarihinde verildi. Alınan bir kararla okullar tatil edildi. Yurtlarda kalan öğrencileri bir gece yarısı acilen tahliye edip, yerlerine salgın sürecinde “bize bulaşmaz” alıklığıyla Umre’ye gönderilmiş hacıların son parti gelenleri yerleştirildi. Hacıların bu son bölümü 14 günlük karantinaya alınmış oldu. Daha önce gelenler zaten virüsü yayabildiği kadar yaymışlardı.

Kamuda ve bir çok sektörde dönüşümlü çalışmaya geçildi. Sosyal güvencesiz, kısmi ve geçici işlerde çalışanlar ile kapatılan sosyal mekanlarda çalışanların birçoğu işsiz kaldı. Hükümetin tedbir olarak işveren üzerinden sağladığı “kısmi çalışma ödeneğinden işsiz kalanların yüzde 70”i (Sosyal güvencesiz ve esnek çalışanlar) faydalanamadı. DSP’nin iktidarda olduğu dönemde çıkartılan İşsizlik Sigorta Fonunun içinin boşaltıldığını da bu salgın vesilesiyle öğrenmiş olduk.

Örtülü ödeneğin nerelere nasıl harcandığını bilemediğimiz için onu bir kenara bırakıyorum, varlık fonuna girmiyorum bile ancak Kefen paramız olan ve Davutoğlu’nun “Ben başbakanken 42 milyar dolar biriktirdik” dediği felaket günleri için ayrılmış olan “Yedek Akçe”den bütçe kaleminde bir tek akçe bırakılmadığını da öğrenmiş olduk. Hayırsız evlat misali kefen parası da hiç edilmişti.

Bu da yetmezmiş gibi, tek adam rejiminin bakandan çok her adımda talimat alan bir memuruna dönüşmüş olan “İç İşleri Bakanı” tarafından belediyelerin yardım hesaplarına bloke kondu. Müfrit bir öfke ile kendinden olmayanı “devlet içinde devlet” diye gayri meşru ilan ederek bazı belediyelerin aş evlerini bile kapattılar. Böylesi bir felaket ortamında, barış, hoşgörü ve yardımlaşma ile dayanışma içinde olan halkımızı ayrıştırmak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar.

Pandemi konusunda son mercii olması gereken Bilim Kurulu’nun en etkili önlem olması gereken insanları evde izole etme karaları gecikmiş olarak ve peyderpey alındı. Bu konuda Bilim Kurulu ve Sağlık Bakanı’nın iradesinin kısıtlanmış olduğu gözden kaçmadı. Gazetecilerin Sağlık Bakanı’na defalarca sormuş olduğu “Sokağa çıkma yasağı ile ilgili Bilim Kurulunun bir kararı ve önerisi oldu mu?” sorusu cevapsız kaldı. Bakan;“İzolasyon” dedi, “mesafe” dedi, “evde kalın” dedi ama gerekli olanın “Sokağa çıkma yasağı karanın alınmasının kesinlikle gerekli olduğunu” açık açık dile getiremedi.

Bilim adamı veya kadını olmak için bir uzmanlık alanında bilgili olmak yetmez, bilim insanlarının topluma karşı da sorumlulukları vardır. Hele ki bu özellik böyle bir durumda mesleği doktorluk olan akademisyenler için çok daha önemlidir. Bilim kuruluna seçilen değerli hocalar kendilerini oraya atayan otoriteden evvel kendi halkına karşı sorumludurlar. Tüm uyarılara rağmen Bilim Kurulu kararlarına uygun davranılamıyorsa, halka bir açıklama yapıp o kuruldan istifa etmeleri gerekirdi. Halka “İleri demokrasi” diye yutturulan bu sistemle artık kaderimizin tek adamın iki dudağı arasında kaldığını acı acı gördük.

Oysa 16 Nisan 2017 tarihine giderken yaptığımız uyarılar demokrasi tarihinden almış olduğumuz dersten ve öngörümüzden kaynaklanıyordu. O gün bu uyarıları hafife alanlar umarız ne yaman bir yanılgı içine düşmüş olduklarını anlamışlardır. Çünkü bu böyle devam ettikçe bugün korana yarın başka bir felaket karşısında hep aciz ve çaresiz kalacağız demektir.

Sağlık Bakanı’nın bütün uyarılarına rağmen İçişleri bakanlığının sokağa çıkma kararı adeta sosyal izolasyon uygulamasının katli oldu. Kriz yönetimi, elindeki yetkiyi aklına estiği gibi kullanmak değildir. Liyakati değil itaati esas alan bugünkü evet efendimci anlayış maalesef felakete giden yolun taşlarını döşüyor. Sokağa çıkma yasağı kararlaştırıldığında neler olabileceği, diğer ülkelerdeki örnekler veri olarak önümüzde olduğuna göre bir sır olmaması gerekirdi. Kamu otoritelerinin kendinden emin tavırlarla söyledikleri göze alınırsa, ülke yönetimin o günlerde tehlikeyi küçümseyerek ne büyük aymazlık içine düştükleri anlaşılır.

17 mart tarihinde Tayvan sağlık Bakanı’nın uluslar arası haber ajanslarına düşen şu açıklaması manidardır: “Türkiye’den dönen 15 vatandaşımızın 9’unda koronavirüs tespit edildi”O tarihte henüz vaka sayısı 5 ölüm ise yoktu. Dünya bu haberlerle çalkalanırken bizim muhteremler Türkiye’de bazı kendini bilmezlerin sayıları kasti olarak yüksek gösterdiğini iddia edebiliyordu. Böyle yaparak kendilerine duyulan güveni tamamen yok etmiş oldular. Ta başından beri bu süreç çok kötü yönetildi. Hatta kötü yönetildi bile denmez, yönetilemedi demek daha doğru olur. O gün yaşananlar tarihe biraz mizahi olarak “COVİD19 şenlikleri” olarak geçerse buna hiç şaşırmamak gerekir.

Bu süreçte üzeri sis perdesi örtülü olan kısım ise Cumhurbaşkanı’nın alınan karalar üzerinde ne ölçüde etkisi olduğu konusudur. Genel kanı ne Sağlık Bakanı’nın ne de Bilim Kurulu’nun tek başına onun fikrini almadan karar alamayacağı ve hatta daha doğru bir ifadeyle kararları alan merciinin salt Cumhurbaşkanlığı makamı olduğu yönündedir.

Sokağa çıkma yasağı ile ilgili İçişleri bakanı ilk açıklamasında kararı Cumhurbaşkanıyla birlikte aldıklarını söyledi. İkinci açıklamasında kararın içişleri bakanlığına ait olduğunu söyledi. Gelen tepkiler üzerine “abartmayın sokaklarda toplam sadece 250 bin kadar kişi vardı.” deme gafletinde bulundu.Bu durumlar için Türkçe’de uygun bir deyim vardır; “Özürü kabahatinden büyük”. Nitekim yapılan bu büyük kabahatin sonucunda bakan özür diledi ve istifa etti. İstifanın kabul edilmeyeceği bes belliydi. Basında Abdülkadir Selvi’nin yazısından öğrendiğimize göre Süleyman Soylu istifadan önce “sizin elinizi rahatlatmak için istifa” ediyorum demiş.

Yani, şaşırdığımız bir şey yok. Yeter ki Erdoğan’a bir zarar gelmesin, millete ne olursa olsun.Bu ülke Erdoğan’ın politik hırsı ve ikbali için bakalım daha ne bedeller ödeyecek.

Bir insanlık dramı gözlerimizin önünde sürüyor. Ölüme mahkum insanlar, daha yaşarken bilinçleri yerindeyken ölümün kaçınılmazlığını duyumsuyorlar. Bir yandan bunun nedeninin kendi ihmallerinden çok, gerekli önlemleri almak yerine halka bol keseden güven veren sorumsuz yöneticilerin bu tutumları olduğunu biliyorlar. Haksızlık duygusu içlerine saplanıyor. Sevdiklerini son bir kez olsun görememek onlara son bir kez olsun sarılamamak kahredici bir duygu olarak yüreklerine nasıl saplanıyor kim bilebilir. Salgın nedeniyle hayatını kaybedenlerin nasıl defnedildiğini, yakınlarının duygularını, içlerinde kopan fırtınaları bilemiyoruz maalesef.

Bir bilim kurgu filminin içindeyiz sanki. Düşünürler ve bilim adamlarının artık bir kehanet olarak değil çok muhtemel bir senaryo olarak gördükleri şey savaşların gelecekte nükleer silahlarla değil virüs salgınlarıyla yapılacağıdır. Bilim adamlarının, hiç olmazsa büyük bir kısmının öngöremedikleri şey ise, laboratuvardan veya çalışmalarından başlarını kaldırıp, etrafında olan bitenlere dikkatlice bakmadıkları taktirde yaptıkları ve yapacakları bilimsel çalışmaların insanlığın değil para hırsıyla gözü dönmüş emperyalist sermayenin işine yarayacağıdır.

Kriz yönetme isteği ve dolayısıyla becerisi olmayan AKP Hükümeti yandaş medya tarafından allanıp pullansa da, bunun işe yaramayacağı gün gibi ortada. AKP her zamankinden daha fazla rakip partilerin hedefinde; CHP, İYİ Parti, SP, HDP ve DİSK hükümetin pandemi sürecini yönetemediğini açık açık dile getiriyor. B Bu partilerin sözcüleri AKP devlet zoruyla ve yandaş medya marifetiyle onların sesini ne kadar kısmaya çalışsa da, bu mümkün olmuyor AKP paniğe düştükçe sarıldığı zor, şiddet ve yalan mekanizması işlemiyor.

AKP-MHP dışında hemen herkesin bu akıl dışı durumu eleştirdiği bir günde DSP’yi temsil eden anlayış ya susuyor ya da Cumhurbaşkanı’ndan icazet istiyor. Başarılarla dolu bir geçmişin mirasçısı olan bugünkü DSP’nin Genel Başkanı adeta hükümetin memuru gibi ağzını mühürlemiş, sarayı ve sultanı eleştirmekten uzak, kendini karantinaya almış öyle duruyor.

Hâlbuki bu salgın krizi DSP’nin halkla barışması ve buluşması için bir fırsat olabilirdi. Eğer salgına karşı bugün alınacak en önemli önlem kendini karantinaya almaksa, zaten DSP ve onun yönetici kadrosu salgın öncesi de karantinadaydı. Ancak DSP yöneticileri bu davaya önce kendi canlarını değil halkın canını düşünerek atılmış olmalıydı. O zaman, yukarda aktardığımız ve her biri halkın hayatını tehlikeye atan kasıt ve ihmallerin karşısında durarak halkın gerçek sözcüsü olduğunu gösterebilirdi.

Bir köşede sinmekle, veya iktidara eleştirmeden yaptıklarını hoş gören, olumlu bulan bir anlayışla mesaj vermekle demokratik solun yüce davasını savunamazsın. Virüsle bile kavga ederken hem suya hem de sabuna dokunacaksın. Ancak bu dönem karantina sürecini suya sabuna dokunmadan geçiren tek kişi, anti demokratik kurultay komedisiyle DSP’yi tekrar işgale devam etme cingözlüğünü elde eden Önder Aksakal olmuştur.

Süleyman Soylu nasıl istifa ederek zat-ı şahanelerinin elini rahatlatıyorsa, sol cenahta da aynı misyona soyunmak isteyen kişi Önder Aksakal’dır. Önder Aksakal umarız en kısa zamanda ayıkır ve Erdoğan’ın sol içindeki Truva atı olmayı reddeder.



Bu yazı 1566 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
SON YORUMLANAN HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR

YouTube ArdahanTV Kanalımızı İzliyor musunuz?


YUKARI