Reklam
Bugun...
VİP’TEN VOP’A GİDEN PARÇALAR…


Alper AKÇAM Doktor'ın Köşesi
alperakcam@gmail.com
 
 

Aynı gün hayat fotoğrafımdan iki parça daha uçup gitti. Gençlik yıllarımızın “Morison Süleyman”ıyla Hanaklı gülmece başlığımız öğretmen Abid Akan iki farklı imgesel dünyanın çok anlamlı simgeleri olarak, sanki geride kalanlara el sallayarak aramızdan ayrıldılar. Birisi V. İ. P (Very İmportant Person), diğeri V. O. P (Very Ordinarıy Person – çok sıradan) iki insan olarak yaşadılar, yaşamımda önemli boyutları kapladılar ve çıkıp gittiler.
Onların boşalttığı dünyanın resmini kim tamamlayacak şimdi?
Onca yaşanmışlıktan geriye kalanlar birer silik anı ya da kimi metinlerde birbiriyle çelişen ifadeler olarak gerçekliğin yerini tutabilecek mi?
En azından benim birey tarihimdeki sarsıntının ve toplumsal kültürün bugününe kalanlarda oluşmuş anaforun giderilmesi mümkün olabilecek mi? Hiç sanmıyorum…
Her ikisi de köylü çocuğu olarak doğdular. Abid Akan, benim de doğum yerim olan Hanak’ta dünyaya gelmiş, annem ve babamın ve yöredeki tüm yoksul köylü çocuklarının okuduğu Cılavuz Köy Enstitüsü’nde okumuş, çok uzun yıllar bölgesindeki okullarda öğretmenlik yapmış, topluma ışık tutmaya çalışmış, gülmeyi, güldürmeyi, şenlikçi bir yaşam sürdürmeyi önde tutmuş bir insandı. Ankara’daki evimizde, Ardahan’da adı sık sık anılırdı... Abid amcanın anılması, gülmek demekti, hayatın renklenmesi demekti… Ailecek öyle bir geleneği sürdürüyorlardı sanki. Babasının Hanak’ta minarede ezan okurken aşağıdaki çayırlarına danaların, kazların girdiğini görüp “tövbe estağfurullah”la ezanı yarıda kesip bağırdığı, “Ola itoğluitin çocukları çıkarın o kazı danayı çayırdan” dedikten sonra ezanı sürdürdüğü, çocuklar sözünü duymayınca ya da dinlemeyince caminin minaresinden aynı uyarıyı tekrarlamış olduğu anlatılırdı. Abid amcanın oğlu Metin de benim iyi arkadaşımdı. Babasından bir buçuk yıl önce uğurlamıştık onu sonsuzluğa. İlk evlendiğim yıl, Telsizler’deki evimizin değişmez konuğuydu. Aynı zamanda mücadele arkadaşımdı. Gözaltına alınmıştı… Günlerce işkence görmüştü. Çıktığında gülerek bağırmıştı. “Bir de doktorum diye gezersin, o kadar dedim bu kolum bacağım ağrıyer diye, bir çare bulamadın; adamlar verdiler cereyanı, ne ağrı kaldı ne sızı!” Bir akşam minibüsten indirilip aranmıştık. Karanlık bakışlı, kocaman silahlı sivil polisler sarmıştı çevremizi. Benim üzerimde parka, ayağımda potin, ‘tam teçhizatlı devrimci’ gibi giyinmişim. Cebimde de o zaman yasak sayılan, bomba kadar tehlikeli görülen kitaplar. Yandık demiştim, kitapları bulup götürecekler beni. Metin de o gün iki dirhem bir çekirdek giyinmiş; takım elbise, kravat… Minibüsten indirir indirmez beni kenara ayırdılar. Metin’i bilmem neresine kadar tepeden tırnağa aradılar. İşleri bitince bana dönüp, ‘buyurun binebilirsiniz’ dediler. Günlerce küplere bindi Metin, bağırıp çağırdı. “Hele itoğlitlere bakın ola, ben gibi efendi adamı donuna kadar arıyerler, anarşitin böyüğüne beğefendi diyerler!”
1977 yılıydı sanırım. Hanak’ta TÖBDER kongresi vardı. Konuk olarak gitmiştim. Eğitim ve öğretmen sorunları yerine “sosyal emperyalizm”, “kesintisiz devrim” tezleri tartışılıyordu. Söze karışmadan edemeyecektim. Söz vermek istemediler. Abid Akan ve annemin dayısı, o da ışıklar içinde yatsın Eğitmen Tevfik Kaya ortalığı yıktılar. Oylandı; neredeyse oy birliği ile konuşmam kabul edildi. Benim konuşmamdan sonra genel kurulu hiç hesapta olmayan muhalefet kazandı. 
Süleyman Demirel daha varlıklı bir yörede ve ailede yaşama gözlerini açmıştı. Üniversite okudu. ABD’de bulundu. Emperyalist dünyanın yelkenlerini şişirdiği makamlarda görev aldı, Başbakan, Cumhurbaşkanı oldu. Politikaya atılmadan önce ABD'li Morrison Knudsen firmasının temsilciliğini yapıyordu. Gençlik yıllarımızın önemli simgelerindendi. “Amerikan Uşakları / Morison’un köpekleri” diye başlardık marşlarımıza. Denizlerin idamında neredeyse iki eliyle birlikte, hevesle oy kullandı, devlet içindeki gizli örgütlenmelerin mimarlarındandı, “bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz” derdi, Atatürk Lisesi son sınıf öğrencisiyken izlediğim bir 28 Nisan gösterisinde üniversiteli gençler “Olur mu böyle olur mu / kardeş kardeşi vurur mu” gibi marşlar söylüyorlardı. Kamyonlardan inen eli kürekli, kazmalı, sopalı bir kalabalık bastı miting alanını. Gençlerin kafasını, gözünü yardılar, öldüresiye dövdüler. Bembeyaz gömleği al kanlar içinde kalmış bir genç kızın görüntüsü hiç gitmez gözümün önünden. Sonraları uzak bir akraba evinde karşılaştığım ve benim kimliğimi bilmeyen bir Adalet Partisi yöneticisi, “O iş Süleyman beyin bilgisi içinde oldu” diye övünerek konuşmuştu. O yıllar Demirel’in de bilgisi ve desteğiyle henüz dönemin “milliyetçileri” silahlandırılıp devrimcilerin üstüne sürülmemişti. 

Abid Akan sessiz sedasız verildi toprağa; tüm sıradan insanların olduğu gibi. Evinde helvasını yedik, çayını içtik Abid amcamızın. Arkasında sevgiyle, gülmeceyle, insanlıkla yaşanmış anılar bırakarak gitti. 

Demirel devlet töreniyle uğurlanacak. Kılıçdaroğlu’ndan Perinçek’e sağdan sola bir sürü politikacı ve madrabaz methiyeler düzüyor arkasından.

İçim eziliyor içim…
Gerçeklik çok farklı oysa. Yaşadım ve biliyorum. Tanıklık ettim bu iki insanın yaşamlarına. Onlar gitti; benim dünyamda büyük boşluklar kaldı.
Dostlar uzatın ellerinizi, açın yüreklerinizi; yeniden yazalım bu hayat hikâyelerini…



Bu yazı 2372 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
SON YORUMLANAN HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR

Ardahan'da ki Seçim Sonuçlarını Nasıl Değerlendiriyorsunuz?


YUKARI