Bugun...
Alper Akçam Hoca’dan


Alper AKÇAM Doktor'ın Köşesi
alperakcam@gmail.com
 
 

DAHA ÇOK ARARSINIZ TONGUÇ BABA’YI, YÜCEL’İ, ERKEN CUMHURİYET’İ

Bir yerden bir işaret verildi sanki. Bir çan çaldı. Bir duvar yıkıldı... Bir kapı açıldı…
Her soydan her boydan topluluklar, korolar kuruldu. Bir tutam tuz alıp ellerine, hıyar yemeye koştular. Vurdular da vurdular.
Sarhoş tiyatroculara Mustafa Kemal kalpağı giydirip mazlum imam hatiplilere kurşun sıktırttılar; türban takınmak isteyen eğitim enstitülü kızları intihar ettirdiler (Kar romanı).
"Erken Cumhuriyet Dönemi Kültür Eğitim Politikaları"na “darbeci”, “tepeden inmeci”, “vesayetçi” dediler.
1946 yılında Yücel’in çıkardığı üniversite yasası gereği yapılan seçimleri hükümetin desteklediği emekli general Noyan’ın değil, Şevket Aziz Kansu’nun kazandığını, aradan yetmiş yıl geçmiş olsa da, o günkü üniversite özerkliğinin bir daha asla kurulamadığını unuttular.
1929 yılının ilk günü genç yaşta aramızdan ayrılmış Mustafa Necati’nin kurduğu Talim Terbiye özerkliğinin, karma eğitimin, harf devriminin bu ülkeye kazandırdıklarını yok saydılar.
Tonguç Baba’nın ateşini yaktığı, özgür yöntem araştırmalı, çeliğe su veren, Anadolu halk kültürü ile evrensel bilgi ve estetiği harman eden, yüzlerce sanatçı, yazar, mücadele insanı yetiştiren enstitüleri “faşist müessese” yerine koydular.
Bugün, ilkokul bile bitirmemiş ağalara “fahri doktora” ünvanları sunan, el etek öpen rektörler, demokrasinin d’sinin bile olmadığı üniversiteler karşısında susup kaldılar… Tüm bunlar nereden mi geldi aklıma? Ünal Özmen’in Birgün Gazetesi’nin TÜRGEV’i konu alan 2 Ocak 2016 tarihli yazısını okurken… “Yavaş yavaş aşağıya doğru inen demokrasi bilinci, sınırı aşmadan görüldüğü yerde öldürülmeliydi. Hastalığın en çok görüldüğü yer Türkiye okullarıydı.” Böyle bitiyordu yazı. 
Ben, 2000’li yılların başından itibaren Anadolu Rönesansı adlı dosyaya büyük bir yürek acısı ve ülkenin bugünlere geleceğine ilişkin o kötü sezgi ile çalışırken, ÖDP, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı’nı destekleyen açıklamalar yapıyordu. Ufuk Uras’ın “Kurtuluş Savaşı’nda Sol”, Emrah Cilasun’un “Mustafa Suphi’yle Yoldaşlarını Kim Öldürdü?” adlı yapıtları türban ve “sivil anayasa” tartışmalarının yaşandığı günlerde, ülke gündeminde öne çıkan kitaplar arasındaydı!
O kampanyalarda, din istismarcıları, demokrasiyi ve demokratikleşmeyi Ortaçağ yolculuğu için bir araç görenler demokrasi adına göklere çıkarılmış, 12 Eylül 2010 Referandumu’nda (boykot-evet-yetmez ama evet) ile ipler o takiyyecilerin eline verilmiş, balkon konuşmaları coşkulu hezeyanlar içinde alkışlanmış, Cumhuriyet kurucu düşüncesi ise “faşist” ve “darbeci” olarak mahkûm edilmişti! 
Ömrünün yarısını zindanlarda geçirmiş büyük Türk sosyalisti, 1932 yılında Elazığ Cezaevinde yazdığı "İhtiyat Kuvvet Milliyet" kitabıyla Kürt sorununa parmak basan Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın Mustafa Kemal’den büyük bir saygıyla, “Ata” diyerek söz ettiğini, hayatının son ânına kadar “İkinci Kuvayımilliye” için nefes tükettiğini duymamışlardı sanki. 
Her mevsim farklı bir siyasi alanda parsa toplamak için Mao Ze Dung düşüncesinden Alman emperyalizmi güdümündeki İttihat Terakki tehciri alkışçılığına kadar girip çıkmamış delik bırakmamış birilerini “ulusalcılık” yaftasıyla adlandırıp “Ulusal” olan, antiemperyalist duran her tutum ve davranış da cüzzam hastalığı gibi tecrit edilmişti ki…
Hedefte “Erken Cumhuriyet Dönemi” vardı.

Başardılar; kendi özgürlüklerini, azıcık sorgulamayı öğrenmiş akıllarını kendilerinin kılan Cumhuriyet eğitiminin kırıntılarını da el birliği ile yok ettiler. Türkiye eğitimi, coğrafyamızın en güzel yerlerini satın alarak malikâneler kuran Suudi krallarının, Arap emirlerinin 100 Milyon dolarlık bağışlarıyla güçlendikçe güçlenen TÜRGEV’e emanet artık… Daha çok arayacaksınız o eski Türkiye okullarını, Baba Tonguç’u, Hasan Ali Yücel’i, “Erken Cumhuriyet Dönemi Kültür Eğitim Politikaları”nı… 
O kampanyalara katılanlar, ülkeyi Ortaçağa götüren bir derebeylik düzenine kapı açmış olduklarını unutacağımızı sandılar. 
Şimdilik bir yerlerine kına yaksınlar; keyiflerine baksınlar… 
Bu hesap burada bitmeyecek…

**IŞIKLAR İÇİNDE OL SEVGİLİ RIZVAN…
Karabük yıllarından tanıdığım pırlanta yürekli güzel insanlardandı. Demirspor”da, Esnafspor”da, Yüzevler”deki maçlarda takım arkadaşı olduk. Sabahın köründe istasyonlarda buluşup Filyos”a, Kilimli”ye, Zonguldak”a deplasman maçları için tren yolculukları yaptık. Maça kızı oynadık kahvelerde.
Kıvrak bir oyun stili vardı; şaşırtan zekâsıyla alt üst ederdi orta sahaları. Pilav paslar atardı ileriye; santforumuz Çorbacı”nın Çeçilya diye takıldığı kadim dostuydu… 
Kardeşi Adnan”dan önce onun lakabıydı Cübüş… Sigorta hastanesinin polikliniklerinde eşini de tanımıştım. Sırası gelince soyadından anlamıştım Rızvan”ın eşi olduğunu. O hengamenin, saatler süren kuyruk beklemelerin içinde bir gün olsun sıraya girmeden gelip bir şey istemediler, dostluğumuzu istismar etmediler. Önce eşi ayrılmıştı dünyadan; o güzel insan… Çocuklarıyla birlikte Ankara”da Sincan”da kalıyordu Rızvan. Kendi iç dünyasında, karıncayı ezmekten çekinerek yaşardı. Oğlu Fatih”in çağrısıyla evde gidip baktım, diziyle ilgili kimi sorunları vardı; arada bir de bilinç karışımı yaşadığını söylüyordu çocukları. Beni görünce kocaman bir gülümseme otururdu yüzüne. Eskilere dalardık… 
Nereden bilecektik ki, hiç ummadığımız bir zamanda bizleri bu tarafta bırakıp gideceğine…
Işıklar içinde ol güzel insan, değerli dostum. Yokluğun hep kalacak yüreğimizde…
01 Ocak 2016, Alper Akçam
(Erhaller Market markalı takımda yanyanayız. İyi ki saklamışım bu fotoğrafı)                             
                                  03 01 2016, Alper Akçam…



Bu yazı 3327 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
SON YORUMLANAN HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR

Ardahan'da ki Seçim Sonuçlarını Nasıl Değerlendiriyorsunuz?


YUKARI