Bugun...
ADLARAN ÖLEM OĞUL…


Alper AKÇAM Doktor'ın Köşesi
alperakcam@gmail.com
 
 

Kim alınırsa alınsın, gücenirse gücensin...

Ben sevginin, hele de ana sevgisinin en hasını Kuzeydoğu yaylalarının nenelerinde, bibilerinde, cicalarında, analarında gördüm…

Çocukluk ve gençlik yıllarının her okul arasında koşarak yanlarına gittiğim, sevgi dolu ve süt kokulu eteklerine sarındığım o kadınlar bana farklı bir sevme, paylaşma gücü verdiler. Okul günlerini askerin gün sayışı gibi tek tek sayar, Ardahan’a giderken içim içime sığmaz, çocuklar gibi şen olurdum; ailemin bulunduğu Kırıkkale’ye, Ankara’ya dönerken ağlamaklı…

Nenem Seyhat, babamın bir büyüğü Sultan bibim, küçük amcamın eşi Güli yenge en içten sevgilerle beni ve daha seyrek gelen kardeşlerimi candan bir ana gibi bağırlarına bastılar, yedirdiler, içirdiler, yıkadılar pakladılar… Ben de elimden geldiğince tarla tapanda, dana kuzuda onlara yardımcı oldum.

Işıklar içinde uyusun; Sultan bibimin kaç doğum yaptığını bilmem. Üç yaşında ölen Kenan’ı hayal meyal anımsarım; başkaları da vardı mutlaka. Yedi çocuğu yaşadı, bugünlere vardı. Büyükler benim çocukluğumda evlenip gitmişti. Ortanca oğullar Hafiz ve İlim’le kardeşlerimden daha sıcak ilişkiler içinde büyüdüm. Onlarla yatar kalkardım. Yediğimizi, içtiğimizi, giydiğimizi, her şeyimizi hiç ikircimsiz paylaşırdık.

Sultan bibimin işi çok ağırdı. Ahırlar dolusu malın bakımı (evin varlıklı zamanında koyun ahırı farklıydı), sağımı, ahırdaki gübrenin silinmesi, dışarı atılması, basmanın kesilmesi, tezeğin zinciri, kalağı, bostanın çapası, dananın kuzunun, kazın tavuğun hizmeti, evin ekmeği, temizliği, peynirin yapılması, yayığın yayılması; tüm bunların üstüne tarla çayır, harman işleri, buğdayın, arpanın, güzlüğün elenmesi, yıkanması, patatesin sökülmesi, kazların kesilmesi, temizlenmesi… Bitip tükenmeyen rençberlikte arılar gibi çalışan Namaz eniştemin titizliği, sinirliliği de üstüne çabası. Çoğu kez Namaz kişinin karşısına dikilir ağzına geleni söylerdi ama, yine de evin içinde diklenip gezmesine, öfkelenmesine fırsat vermek istemezdi. “Poku cinli” derdi…

Yaz mevsimi, biçin zamanı işler daha da karışırdı. Hele de büyük bir tarla çayır biçilecek, dışarıdan yırgat gelecekse, özel ekmekler pişirilir, evi farklı bir heyecan alırdı. Oğuz boylarının akın akın gelip yerleştiği Kuzey Anadolu kültüründe kölelik, serflik hiçbir zaman yaşanmamıştır sanırım. Görece tarlası çayırı daha az olan köylüler para karşılığı komşularına yırgatlığa gider, yardımcı olurdu. Yırgatlar, evde onur konukları gibi karşılanır, tarlada çayırda önüne özel hamur işi yemekler çıkarılırdı.

Yayla gecelerinde uykum bölünmüşse, bir bakardım, saat 02.00 filan olmuş, sabaha bir iki saat kalmış, Sultan bibim hâlâ ekmek sacının başında… Arada bir içi geçer, başını ocağın yan taşlarına koyar kısa sürelerle uyurdu.

“Bibi bibi,” diye seslenirdim.

“Can oğul, adlaran ölem,” diye yanıt verirdi hep.

“Bibi için geçmiş sanırım”

“He oğul; sen bana bakma; yat uyu, sabah tırpana gideceksin.”

Çocuklardan birini çağıracaksa, o yorgun ve dalgın bilinç içinde en büyükten başlayarak sırayla gider, ancak öyle bulurdu konuşacağı çocuğunu. “Ola, kız,” “Ola Ayvaz, Kız Hediye, Bilor, Yasin, Hafiz, İlim… Kız anla işte Yurda Yurda…” En küçük çocuk Yurda’da yaşanırdı elbet en uzun sayımlar…

Çocuklarını birbirinden ayırmazdı... Yine de Yasin’in yeri başkaydı. Yasın gözünü açmış, yatılı okullara, gurbete düşmüştü. Rize öğretmen okulunu birincilikle bitirdikten sonra Yüksek Öğretmen Okuluna geçmiş, oradan ODTÜ Petrol Mühendisliği’ne atlamış, daha sonra da ömür boyu sürecek. Kanada, ABD, Suudi Arabistan yolculukları, çalışmaları başlamıştı.

Okul yıllarının yaz tatillerinde dört gözle hep Yasin'in yolu beklenirdi. Nerede cep telefonu o zaman...  Köy ancak 1980 sonrası geldi ilk telefon. O da Paşo’nun tükenine...

Altmışlı yılların ortalarıydı belki. Yaylada Kars şosesinin kenarında dana kuzu otarırken bibioğlu İlimle çocukça bir muzurluk geldi aklımıza. Bibimi kandıralım dedik. Koşarak geldik yayla evine…

“Ana ana”, “Bibi bibi…”

Neyse elindeki bırakıp Sultan bibim, heyecanlı, gergin bir yüzle bize döndü.

“Bibi Yasin ağabey geldi!”

“Ana Yasin ağabey geldi!”

Yüzüne ay doğdu sanki kadının.

Epilepsisi de vardı bibimin… Olay büyümemeliydi.

Henüz iki saniye bile geçmeden:

“Ana yalan…”

“Bibi yalan söyledik; gelmedi…”

Çok geçti artık. Yığılıverdi bibim yere. Bayılmıştı.

Nenem Seyhat, Sultan bibim ve diğerleri… Yüreğimin ortasında büyük yangın yerleri bırakarak uçup gittiler…

Ardahan’daki Dursun Akçam Kültürevi’ni, o kültürün, o güzel insanların yaşadığı bir ocak gibi de görüyorum kimi zaman; kendimi teselli etmeye çalışıyorum.

“Oğul, adlaran ölem…”

29 Ağustos 2015, Alper AKÇAM

(Fotoğraf: 1970li yıllar Yasin ağabey ile...)

 
Alper Akçam

0 532 7650723



Bu yazı 2352 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Burhanettin Çakıcı
13-09-2015 18:19:00

Yüreğinize, dilinize sağlık. Çok hoş,çok güzel bir yazı. Unutulmaya yüz tutmuş o güzel günleri hatırlatan enfes bir yazı. Sadece sizi değil, o iklimde, o coğrafyada yaşayan herkesin yüreğine, mazisine tercüman olan bir yazı... Bizim insanımızı gördüm bu yazıda... Artık konmayan isimleri gördüm bu yazıda, bizim insanımızın isimlerini, onların o nurlu yüzlerini... Benim anamın adı da "Bilor''dur... Da, o mübarek insanlara "rahmet" dilemek yerine, "nur içinde yatsın" demek yerine "solcu", "ilerici" olduğumuz anlaşılsın diye o yapay ve soğuk tabirle "ışıklar içinde yatsın" demek...o muhteşem maziye, o mübarek insanlara ve bu güzel yazıya hiç yakışmıyor... Yine de teşekkürler, rntebrikler...

YORUM YAZ



FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
SON YORUMLANAN HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR

Ardahan'da ki Seçim Sonuçlarını Nasıl Değerlendiriyorsunuz?


YUKARI